top of page

Benim Tatlı Skolyozum

  • 17 Şub
  • 2 dakikada okunur

Geceleri boğularak uyanıyorum çoğu zaman. Google buna "anksiyete" diyor. Önce dahiliye uzmanına, ardından bir psikoloğa görünmem gerekiyormuş. Zaten son dönemde her şeye "anksiyete" diyorlar. Bense "pandemidendir" diyorum. Başka ne olacak ki zaten, bunca maske, bunca mesafe hepimizin sağlığını bozdu… Yani geçen iki senedir herkesi mi boğuyor bu mesafeler bilmiyorum ama ben boğularak uyanıyorum geceleri. Ama iyiyim, merak etme. Sabah uyandığımda ne hevesle süslenip sokaklara döküldüğümü görsen aldırmazdın zaten az önce söylediklerime. Hem ben de aldırmıyorum. Uyumadan Gaviscon'u şişesiyle kafasına diken, her gece mide krampları geçiren ben değilmişim gibi, güneş doğuyor üzerime her sabah. Her sabah ne umutlarla geziyorum insan suratlarında, bir bilsen…


İşe gidiş yolumu uzatıyorum, uzattıkça uzatıyorum. Senin güzergâhını hesaplıyorum, kulağımdaki şarkıyı değiştiriyorum, seni gördüğüm zaman kuracağım ilk cümleyi katlayıp cebime koyuyorum ve işte geliyor tren. Bir sürü kalabalık, bir ton karmaşa, insanlar birbirinin içinden geçiyor sanki. Biraz kenara çekileyim diyorum ve bekliyorum… İnmiyorsun. İşte o zaman ölsem diyorum. Ölsem, şu rayların soğuğunda bulsalar beni. Haber verseler hemen sana, koşup gelsen. Alsan kucağına beni, etimi ayırsan yapıştığı raylardan, yakalasan kulağımdaki şarkıyı. Şarkı çoktan değişmiş, eyvah korkuyorum! Ölümün kimseye faydası yok, ölümün hiç kimseye faydası yok! Metroya binip işe gidiyorum.


Masamda bir sürü evrak birikmiş. Sahte bir merhaba bütün çalışma arkadaşlarıma. Bir kahve içsem diyorum başlamadan ama henüz kahvaltı etmedim, aç karnına içersem midem ağrır diye düşünüyorum… Gidip kendime kahve demliyorum. Sonra bir şarkı iliştiriyorum kulağıma, senin en sevdiğin; bir şarkı daha dinlesen çok seversin… Şarkılar birbirini kovalıyor, evraklar birbirini… Yemek saati geliyor, "Ne yesek?" diyorlar. "Fark etmez." diyorum. Fark etmiyorlar.


Hava kararıyor yine akşam olmadan çünkü mevsim kış. Biliyorsun bu mevsimde günün hangi saatine denk gelirsen dar vakittir. Bunu en iyi sen bilirsin çünkü biz gönlümüzce yaşayamadık şöyle bir günü uzun uzadıya. Ne zaman kavuşsa ellerimiz birbirine hemen akşam olurdu. Bunun üzerine de birkaç dize yazılırmış aslında ama sigortalı bir işte çalışırken asla. Bak, işte bana sesleniyor sigortalı arkadaşlarım, mesainin bittiğinden haber veriyorlar. "Siz çıkın." diyorum. Ortalık sakinleşince evin yolunu tutuyorum…


"Sevgilim, sana gelen ayaklarım topraktandır, yüzünün güzelliği topraktan." Böyle bir şey yazmıştım, hatırlıyorum. Yine aynı metrodayım, yine camda kendimi seyrediyorum. Nasıl bir geceydi o gece, hiç hesapta yokken çıkıp sana gelmiştim. Ne yalanlar söylemiştik etrafımızdakilere… Ne kadar cesurmuşum diye düşünüyorum; ne kadar aptal, ne kadar çocukmuşum ve ne kadar çok sevmişim… Niye bu kadar çok sevmişim seni bilmiyorum. Günün sonunda senin yokuşunda buluyorum kendimi…


Bak, işte orada duruyor varlığından asla haz etmediğim tekel. Hemen karşısında bir manav, sen hastayken bir torba narenciye almıştım oradan. Az ileride pizzacı… "Burada birer dilim pizza yiyelim." demiştin. Çok iyi fikirdi orada pizza yemek, ne güzel düşünmüştün. Hemen yanında tütüncümüz… Senin evine buradan gidilmez, biliyorum ama bir saniye… Bana mı bakıyor o tekel? Şurada duran çocuklar senin arkadaşların galiba, tanıdılar beni. Manav, tezgâhını bırakıp elindeki portakal sıkacağını sallaya sallaya bana doğru geliyor sanki… Arkama bakıyorum, bir tek ben mi buradayım diye. Öğrenciler otobüsten iniyorlar. Herkes ve her şey çok hızlı hareket etmeye başlıyor. İnsan bedenleri, kafalarından ayrılıyor teker teker. Mide bulandıran bir bulanıklığın içinde tek başıma kalıyorum. Bir tek gözler net! Yüzüm alev topuna dönüyor utançtan. Benim burada ne işim var diye düşünüyorum. Oysa evim çok huzurlu, evim çok güzel.


Eve dönüyorum.


 
 
 

Yorumlar


Benimle iletişime geçin

bottom of page