top of page

Sen Efsane Değilsin

  • 19 Şub
  • 4 dakikada okunur

Film izlerken uyuyakalmalarım meşhurdur. Özellikle tek başıma izlediğim filmleri bir günde bitirmem mümkün değil. Hele ki Interstellar gibi üç saate yakın filmleri üç günde izlediğimi bilirim. Tam uyumak olmasa da sinemada dalıp gitmişliğim de vardır. Bu sebeple beni yakından tanıyan arkadaşlarım bu hâlimle sürekli dalga geçer, çok sevdikleri filmleri izletemedikleri için de ufaktan bir kahırlanırlardı.


İletişim fakültesinde okuduğum için pek çok “fularlı ortam”da; ileride kendisinin Godard olacağına aşırı inanan ama mezun olduktan sonra çektikleri kısa filmlerle Birol Güven’e dahi yaklaşamayan arkadaşlarım tarafından “Oha, bu filmi nasıl izlemezsin!” diye ayıplandığım da çok oldu. Benimse film izlerken uyumak için bir sürü geçerli sebebim vardı. Hâlâ da var. Bunların üzerine yemin edebilirim ama asla ispatlayamam. O yüzden bahanelerime hiç girmeden direkt konuya dalıyorum.


Karantina günlerinde Instagram’da dolaştığım bir gün kendimi bir anda tuvalet kâğıdından top sektirmek ya da fırında ekmek pişirmek zorundaymışım gibi hissettim. Instagram büyük bir arena olmuştu ve herkes herkese meydan okuyordu. Aman Allah’ım! Bir şeyler yapmalı ve birilerini alt etmeliydim. Derin bir nefes aldım ve soğukkanlılıkla düşünmeye başladım. Ben bu arenada kime meydan okumalıydım? Aklıma birden fakültedeki “Godard”lar geldi. Tabii ki izlediğim filmleri story atıp herkesi etiketlemeyecektim ama mesela Marriage Story’den başlayacaktım izlemeye. Böyle böyle ne kadar yarım bıraktığım ve izlemedim diye ortamlarda ayıplandığım film varsa hemen hemen hepsini izledim. Yirmi beş yıl sonra film izleme alışkanlığı edinmiş, bir filmi tek seferde bitirmeye başlamıştım. Üç günde bir film izleyemeyen ben hızımı alamıyor, günde üç filme kadar çıtayı yükseltiyordum. Haneke’ler, Tarantino’lar havada uçuşuyordu.


– Yazıyı okumaya devam etmeniz için sanırım burada Tarantino üzerinden espri yapmamalıyım. –


Her neyse, filmlerle geçen her günün sonunda hep aynı hayal kırıklığını yaşıyordum. Bu muydu yani öve öve bitiremediğiniz filmler! Tamam; kült film, güzel senaryo, güzel oyunculuk, güzel açı ama senin kendini ortamda daha bilgili ve kültürlü göstermek için abarta abarta anlattığın kadar da değiller be Godard! Kabul et hadi, biz bizeyiz burada!


Tam da bu noktada izlediğim filmlerin alt metnine inemediğimi ve bu yüzden beğenmediğimi düşünen sayın okur, sakin ol... Geliyor şimdi sana alt metin.


Lisede I Am Legend (Ben Efsaneyim) filminin yeni yeni internet ortamına düştüğü zamanlarda biz de hemen arkadaşlarla izlemeye koyulduk. Tabii onlar hemen izlemeye koyuldu, ben yine filmin başında uyuyakalmıştım. Buraya kadar her şey normaldi; çocuklar bizim evde olmasaydı eğer... Haliyle kendi evimde misafirlere film açıp uyumak biraz ayıp oldu. Onlar da hâlâ bu olayın dalgasını geçiyorlar zaten.


Mesele şu ki yıllar sonra karantina günlerinde, konusu itibarıyla bu filmi yeniden izlemeye karar verdim. Hem artık uyumuyor ve filmleri bir günde bitirebiliyordum. Film, tıpkı Albert Camus'nün Veba kitabında olduğu gibi alttan alta din ve bilim çatışmasını işliyordu. Beğendiğim yanı; senaristin bu çatışmada kendince bir kazanan belirlememesi ve bu açıdan eseri "açık yapıta" dönüştürmesiydi. Filmde bilim insanı olan Will Smith'i kurtaran Alice Braga, filmdeki ismiyle Anna, ona kendisiyle birlikte koloniye gelmesini söylüyor. Smith ise böyle bir koloninin olmadığını, bütün insanların öldüğünü ve bunu nereden bilebildiğini soruyor. Anna; kendisine Tanrı'nın söylediğini, Tanrı'nın bir planı olduğunu ve eğer dinlersek Tanrı'nın planını duyabileceğimizi söylüyor. Will Smith, filmdeki ismiyle Robert Neville; bunun üzerine salgınla ilgili bilimsel açıklamalarda bulunuyor ve sinirlenerek Tanrı'nın olmadığını belirtiyor. Günün sonunda bilim insanı Neville salgına çare buluyor; üzerinde uğraştığı denekten aldığı kan örneğini Anna'ya, yani Alice Braga'ya veriyor ve Braga, Tanrı'nın söylediğini iddia ettiği kolonideki insanların yanına bu örneği götürüyor. Evet, filmin sonunda bilim kazanıyor ama inançlı birinin ellerinde değer buluyor.


Filmin ardından şunu fark ettim ki din ve bilim çatışması en çok salgın durumlarında ortaya çıkıyor. Hatırla, koronavirüs salgını Türkiye'de yayılmaya başladığında sağlıkçıları alkışladığımız dönemde, "Hadi imamlarınız sizi kurtarsın!" diyen tipler türedi. Hurra! Bunun üzerine sosyal medyada bir sürü curcuna... Biri de çıkıp demiyor ki: "Bir saniye kardeşim; imamların vazifesi insanları iyileştirmek değil, ameliyat etmek değil; bu iki meslek grubu birbirinden çok farklı..." Ya da daha eskiye dönelim; Nobel ödüllü Aziz Sancar, "Ben Allah'a inanıyorum." dedi diye yığınla linç yedi bu ülkede. Tıpkı I Am Legend’da olduğu gibi "Bilim insanının ateist olması gerekir." gibi bir algı var. Bir sürü Müslüman ya da Hristiyan bilim insanı yok mu? Bunun yanında İslam'ın ya da farklı bir dinin bilime katkı yapması gibi bir misyonu olduğunu da kim söylüyor? Yani tamamen soyut inanç ile somut verilere dayalı bilimi kıyaslama fikri tam olarak ne zaman ortaya çıktı? İnsanoğlunun açıklayamadığı yığınla doğa olayı, bu olayların ileride bilim sayesinde açıklanmayacağı anlamına gelmez. Bunun Allah'ın varlığı ile bir ilgisi olmadığı gibi olayların bilim ışığında açıklığa kavuşmasının da yine Allah'ın varlığı ile bir ilgisi olmayacaktır.


Geçenlerde yine iç hastalıkları uzmanlarıyla salgının konuşulduğu bir haber programında bir bilim insanı, "Allah'ın izniyle ben bu işin haziranda biteceğine inanıyorum." dedi. Dehşete kapıldım bir an. Nasıl bir bilim insanı televizyonda "Allah'ın izniyle" diyebilirdi... Tabii ki "Allah'ın izniyle" demesinde bir sakınca yok ancak sosyal medyada linç yemekten hiç korkmuyor muydu? Sonuçta bir sürü "fularlı Godard", iki dakikalık video kesitleriyle insanları linç etmek için hazırda bekliyordu.


Bütün bunların yanında camilerde cemaatle namaz yasaklandığında kendilerini camilere zincirleyenler, bu salgını İslam'a açılmış bir savaş olarak görenler de yok değil. Ama bu insanların varlığının da yine bilimle alakası yok maalesef...


Koronavirüs günlerinde bu tip insanları; yani "Godard"ları, "Birol Güven"leri, imamdan ameliyat bekleyenleri, camiye kendisini zincirleyenleri... Bütün hepsini birleştiren tek bir yer oldu; o da ilk sokağa çıkma yasağı öncesi uzun kuyrukların oluştuğu süpermarketler... "Alıştığı tokluğu" kaybetmekten bu kadar korkan birisi efsane olamaz. O yüzden önce insan olduğunu hatırla. Acziyetlerini düşün, en kendin olduğun zamanları düşün ve bırak o elindeki telefonu... Çünkü sen Neville değilsin. Anna da değilsin. Sen efsane değilsin.

 
 
 

Yorumlar


Benimle iletişime geçin

bottom of page