Güzel Bir Rüyada
- 19 Şub
- 8 dakikada okunur

İstanbul Üçlemesi - 2
Koşar adım bir şeyler arıyormuşum da bu koridora gelince bulmuşum gibi adımlarımı yavaşlatarak kadına doğru yaklaştım. Araya bir sandalye boşluk bırakıp oturmadan önce, hemen hemen aynı acıları paylaşan ama birbirlerini tanımayan insanların yaptığı gibi ufak bir kafa selamı verdim. Hastanenin farklı bir biriminde olsak muhtemelen, “Geçmiş olsun, sizin neyiniz var?” diye başlayacak olan birbirinin acılarından güç alma seansları şükür ki bu birimde gerçekleşmiyordu; zira psikoloji, en mahrem alanıydı insanın.
Yıllarca ortamlarda söylemeye çekindiğim fikirlerim, yalnızca kendimin bildiği kusurlarım, ortaya çıkmaması için bastırdığım bilinçaltım dahi toplumun bana “mahrem” diyerek sakınmamı söylediği uzuvlarımdan kaç kat daha fazlaydı... Az sonra kapı açıldı. İçeriden tahmini 17-18 yaşlarında, yuvarlak çerçeveli gözlükleri olan bir genç çıktı. Ben, kapı aralığından içeride acaba nasıl bir ortam var diye bakmaya çalışırken yanımda oturan kadın hiç oralı bile değildi. Bütün dikkatini duvara monte edilmiş küçük televizyona vermişti. İsmi büyük harflerle yanıp sönmeye başladığı an apar topar içeri girdi. Kapı kapandığında, “Koş gerizekalı koş! Bok var içeride!” diye söylendim kendi kendime. Sonra kısa bir süre bu yaptığımın doğru ve yanlış taraflarını tartıştım içimde. Bir sonuca varamadan konuyu kapattım.
Oturduğum sandalyede biraz daha yayıldım. Kadın içeri girdiğinden beri daha bir mutlu olduğumu düşündüm. İşte şimdi gerçekten özgürdüm. Bu mutluluğum oradan geliyordu herhalde. Çünkü benim özgürlüğüm, bir başkasının sınırlarıyla alakalı olmadığım yerde başlıyordu. Sonra kafamı kaldırıp küçük televizyona baktım. Burada günde kaç tane ismin yanıp söndüğünü düşündüm. Kadının heyecanla içeri girişi geldi aklıma. Keşke sırası gelen isim yanarken havai fişekler patlasaydı ekranda; bu tatsız ortam biraz da olsa neşelenirdi en azından.
Onca isimden sonra televizyonun böylesine yalnız kalmasına üzüldüm sonra. Yalnızlık bir tercih değilse gün geçtikçe iflah olmaz bir hastalığa dönüşüyordu. Onun için taşındığım bu gri şehirde yıllardır duvara asılı kalmış bu küçük televizyon gibi hissediyordum kendimi. Her gün bilmem kaç tane isim yanıp sönüyordu üzerimde, günün sonunda iflah olmaz hastalıkla baş başa kalıyordum.
Kapı açıldı. Kadın, içeri gireceğimi düşünerek aralık bıraktı kapıyı ve hızla yanımdan uzaklaşırken iki gözünü kapatıp açarak veda etti bana. Ayağa kalktım. Göğsümden ağzımın içine kadar büyüyen heyecanlı bir reflü sardı bedenimi. Ne söyleyeceğimi, anlatmaya nereden başlayacağımı hiç düşünmemiştim. “Keşke hiç gelmeseydim.” diye iç geçirdim. Geri dönüşüm yoktu artık. Çare olacağına çok fazla inanmasam da ihtiyacım olan hap kadar ufak bir umut bu kapının arkasında duruyordu. Çekingen adımlarla kapıdan içeri girdim. Şimdi havai fişekler benim için patlıyordu. İçerisi akıl hastanesini andıracak kadar beyaz duvarlarla çevrili olmasına rağmen bir o kadar da karanlıktı. Duvarda asılı olan tablodaki ağaç, saksıdaki bitkiden daha canlı görünüyordu. Doktorun, beni tatlı bir uykudan uyandırırcasına söylediği “Buyurun.” kelimesine bir karşılık vermem gerekiyordu.
— Merhaba, muayene olmaya gelmiştim.
— Tabii, randevunuz var mıydı?
— Hayır yok ama muayene olmam gerekiyor.
— Randevunuz yoksa bakamayız maalesef. Randevu alıp gelin lütfen.
İşte şimdi tam zamanıydı. Hadi, hemen çıkıp gitmeliydim buradan. Zaten kendime bile söyleyemediğim şeyleri hiç tanımadığım iki kişiye asla anlatamazdım. Ama aklımın en ücra köşesinde yanıp sönen isimler, saplanıp kaldığım doğrularıma gitmeye zorluyordu beni.
“Siz iç hastalıkları uzmanı değilsiniz, psikiyatristsiniz. İnsanlar randevuyla intihar etmiyorlar. Benimle ilgilenmek zorundasınız.” dedim. Doktorlar sesimdeki naiflikten olsa gerek, öfkeyle söylediğim bu sözlerden korkmadan, sadece şaşkın gözlerle bana bakıyorlardı. Diğerinden yaşça daha büyük olduğu için içlerinden kıdemli olduğunu tahmin ettiğim doktor:
— Sakin olun, tamam. Buyurun oturun, dedi.
Oturmadım. Kendimi pazarlık masasında istediği fiyatı kopartabileceğini anlayan müşteri gibi hissediyordum. Bunun rahatlığıyla, “İkinizden birinin çıkması lazım. İki kişiye asla anlatamam.” diyerek pazarlığı yükselttim. Doktorlardaki şaşkınlık yerini yavaş yavaş korkuya bırakıyordu. Birbirlerine baktılar. Kıdemli olduğunu düşündüğüm ve bu düşüncede haklı çıktığım doktor, kısa süren sessizlikten sonra:
— Selamet, bize biraz müsaade eder misin? dedi.
— Emin misiniz hocam?
— Selamet?!
— Tamam, ben kapının önündeyim.
Selamet’e gıcık olmuştum. Dışarı çıkarken, “Benden korkmanıza gerek yok.” dedim. Korkmamış gibi dik dik yüzüme baktı ve tak diye kapıyı kapattı. Doktorun masasının önündeki koltuğa oturmadan önce sabahtan beri belimi rahatsız eden silahı çıkarıp masaya koydum. İşte şimdi doktor altına sıçmıştı korkudan. Keşke Selamet de burada olsaydı.
— Korkmayın, ben polisim. Memurluğuma zarar gelmesin diye randevu almadım. Zaten randevu alacak fırsatım da yoktu. Onun öldüğünü öğrenince mezarına gitmek istedim. Ama orada kendime bir şey yaparım diye korktum ve soluğu burada aldım. Hani böyle telefonla konuşurken aynı anda araba kullanırsınız da varmak istediğiniz yere geldiğinizin farkında olmazsınız ya; arabayı çoktan park etmişsinizdir ve telefonla konuşmaya devam ederken “Ben nasıl geldim buraya?” dersiniz. Öyle geldim işte buraya.
Hiç ummadığım bir şekilde konuşmaya başlamıştım. Hiç ummadığım şekilde devam eden başka şeyler de vardı bu odada. Mesela kafamı kaldırdığımda doktorun, kocaman gözlerle masadaki silaha kilitlendiğini gördüm. O an, adeta bir uzvum gibi olan silaha insanların ne kadar yabancılaştığını unutmuştum. Tam durumu toparlamak için söze girecekken doktor konuştu:
— Sigara kullanıyor musun?
— Evet.
— Ver bir tane.
Çekmecesinden siyah kül tablasını çıkartırken psikolojik terapilerin gerçekten tıbbi bir geçerliliğinin olmadığı kanısına varmıştım. Zaten o yüzden psikoloğa değil de psikiyatra gelmiştim. Yine de elleri titreye titreye sigarasını yakan bir psikiyatr vardı karşımda ve hangimizin gerçekten hasta olduğunu kestiremiyordum.
Doktor yüzünü buruşturarak üflediği sigara dumanıyla beraber hiç suratıma bakmadan, “Önce şu silahı kaldır şuradan.” dedi. Onu rahatlatmam gerekiyordu ve silahı öylece belime koymak doktoru sakinleştirmeyecekti. Silahın şarjörünü çıkarıp masaya koydum. Sürgüsünü çekip hızlıca tetik düşürdüm. Silahı belime koyarken, “İsterseniz şarjör çekmecenizde kalsın. Gerçekten, bir insana zarar verebilecek birisi değilim.” dedim.
— Haydutluğun lüzumu yok. Randevusuz bir şekilde muayene olmak istediniz, ben de kabul ettim. Şimdi sakince ne olduğunu anlatın ve birlikte çözüm bulmaya çalışalım.
Onun sigara yakması, benim silahı yeniden belime koymam ikimizin de kamusal kimliklerini ortadan kaldırmıştı. Artık salt insan olarak konuşabilirdik. Bu durum hoşuma gitmişti ancak yine de nereden başlayacağımı bilmiyordum. Ben söze nasıl gireceğimi düşünürken doktor sigarasını kül tablasına bıraktı ve masasından kalkıp karşımdaki koltuğa oturdu.
— Burada konuştuklarımız hiçbir şekilde mesleğinizi etkilemeyecek; bundan emin olun. Hem hiç tanımadığınız birine özelinizi anlatmak suya konuşmak gibidir. Size hiçbir zararı olmaz, aksine anlattıkça rahatlarsınız.
— Yanlış anlamayın ama ben psikolojik terapilere inanmıyorum. Bir psikoloğa değil de size gelme sebebim de ilaç yazabiliyor olmanız. Biliyorum bu isteğim size çok saçma gelecek ama beni böyle yatak döşek yatıracak birkaç ilaç verseniz de ben gitsem olur mu?
— Psikolojik terapilere inanmasanız burada olmazdınız. Size ilaç yazabilmem için önce neyiniz olduğunu öğrenmem lazım. İç hastalıkları uzmanı değilim ya ben hani, hangi ilaca ihtiyacınız olduğuna vücudunuzu dinleyerek karar veremem. O yüzden sizi dinlemem lazım.
Doktorun ince bir tebessümle laf sokması hoşuma gitmişti. Söylediklerinde haklıydı da. Derin bir nefes alıp yıllardır kimseye anlatamadıklarımı en başından anlatmaya başladım.
— O, benden iki sene sonra kazanmıştı üniversiteyi. Bir eylemde tanışmıştık birbirimizle. Sonra her eyleme el ele katılmaya başladık. Ben son sınıfa geldiğimde gelecek kaygısı devrimci ruhumun önüne geçmeye başladı. Zaten anne-baba muhafazakâr; İstanbul’da öğrendik devrimciliği de. O yüzden çok zor olmadı “devrimci” ruhumu bastırmak. Her neyse, polis oldum sonunda işte. Mezun olunca Ankara’ya tayinimi istedim direkt. Çünkü onun ailesi buradaydı. Okul bitince Ankara’ya taşınacaktı tekrar. Belki yıllar sonra birlikte İstanbul’da yaşayabilirdik ama ilk etapta Ankara’ya gelmem daha doğru olurdu. Öyle de yaptım. İki sene onun okulunun bitmesini bekleyecektim. İki sene... Yirmi sene oldu, hâlâ bekliyorum.
— Yani sen Ankara’dayken ayrıldınız.
— Beni terk etti desem daha doğru olur. Onun ailesi de koyu devrimci. İlk etapta polis olacağımı söylediğimde, “Senin fikrin, saygı duyarım.” diyordu. Hatta, “Eylemlerde gazlarsın beni.” diye dalga geçiyordu. Sonra ne olduysa bu durumu ailesine açıklayamayacağını, ailelerimizin hiç uyuşmadığını falan söyledi. Ya gerçekten bu yüzden ayrıldık ya da hayatına başka birisini almıştı. Ama yok, o asla böyle bir şey yapmaz. Büyük ihtimal ailesinden birinin dolduruşuna geldi.
— Sonra peki, okulu bitirip Ankara'ya geldiğinde görüştünüz mü hiç?
— Ankara'ya gelmedi. İstanbul'da yaşamaya karar verdi. Zaman zaman ben İstanbul'a gidip kendisiyle görüştüm ama hep aynı muhabbetler... Birbirimizi çok seviyormuşuz ama bu ilişkinin bir devamı yokmuş. Biz evlensek de bir noktadan sonra anlaşamazmışız. Hatta ilerleyen zamanlarda artık şey demeye başladı: “Ben o dönem bir boşluktaydım. Belki o yüzden sana bu kadar düşkün oldum. Biz farklı bir düzlemde karşılaşsak belki de bu kadar sevmeyecekmişiz birbirimizi.”
Sonra İstanbul'da birisiyle evlendi. Ondan sonra da konuşmadık zaten. Ben Ankara'da yaşadığımla kaldım. Yaklaşık yirmi sene oldu. İlk zamanlar ne için burada olduğumu düşündükçe çıldırıyordum, kafayı yiyordum ama sonra alıştım. Hoşuma gitmeye bile başladı. On beş yıl boyunca bir kere bile aklımdan çıkmadı. Yaptığım her işte sanki ona ispat etmeye çalışıyordum kendimi. Toplum içinde yaptığım hareketlerde, bir yerlerde konuşurken ya da çok önemli bir başarı yakaladığımda hep onu düşünerek hareket ediyordum. Hep yaptığım işleri ona anlatırken buluyordum kendimi.
Yıllarca araba almadım; işe gidip gelirken belki metroda, otobüste bir yerde karşılaşırız diye. Bilmem kaç sabah evden çıkarken, eğer karşılaşırsak ona ne derim, konuşur muyum, söze nasıl başlarım diye planlar kurdum kendime. “Madem bu kadar karşılaşmak istiyordun neden çıkıp karşısına konuşmadın?” diyeceksin şimdi. O öyle olmuyor işte. Evlenmiş bir insanın karşısına öyle dan diye çıkmak istemiyorsun. Toplum dayatmasından falan değil, hatta toplum hiç umurumda değil. Sadece onun gündemini etkilemek istemiyorsun. Bunu yapmaya hakkın da yok zaten. Hem birinin karşısına çıkmak için söyleyecek bir şeylerinin olması gerekiyor. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum ki ben. Ona edecek iki çift lafım bile yoktu. Keşke birimizden biri haksız olsaydı... İkimizle alakalı olarak ilişkiye, aşka, yaşamaya dair ne varsa konuştuk zaten. Söylenecek her şey bittikten sonra kelimeler sürüncemeye götürüyor insanı. Sesin bir şeyler anlatmıyor da yerden yere vuruyor sanki seni. O yüzden artık konuşmanın lüzumu yoktu. Sadece karşılaşırsak hani; ne yapıyor, ne ediyor, mutlu mu? Onları çok merak ediyordum. Bunu öğrenebilmemin en iyi formu da rastlantıydı. Yıllarca ona rastlamak için dolaştım caddelerde. Yıllarca onunla kavga ettim, sevdim, sinirlendim, affettim, kendimi haksız buldum. Hiçbirinde o yoktu.
Bunu söylesem mi emin değilim ama gerçekten beni deli zannedebilirsiniz. Söyleyeyim artık, bu saatten sonra bir şey olmaz. Yıllardır insanlardan saklıyordum, birine anlatmak istiyordum zaten. İnanmayacaksınız ama rüyalarıma hükmetmeye başladım. Yani aslında sadece onunla olduğum rüyalara hükmetmeye başladım. Şöyle ki istediğim zaman onu rüyamda görebiliyorum. Yatağa girdiğimde o gün onu çok özlemişsem ve buluşmak istiyorsam o gece onu rüyamda görebiliyorum. Sadece uyumadan önce onunla yaşadıklarımızı düşünüyorum. Bu şizofreni falan da değil, bayağı rüya görüyorum ve hiç sekmiyor. Her istediğimde onu görebiliyorum. Uyandığımda çok zor oluyor yine de iyi geliyor. O gün sanki buluşmuşuz gibi yaşıyorum.
Neler anlatıyorum ben ya... Öyle işte... Yani şöyle, bir yerden sonra öyle bir noktaya geldi ki bu yaşadıklarım, mevzu o olmaktan çıktı. Kendi içimde başka birini yaratmıştım ve iki kişi yaşıyordum hayatımı. Bugün birimiz öldük... Bugün birimiz öldük ve ben yıllarca onunla karşılaşma umuduyla yaşadığımı fark ettim. Beni hayatta tutan tek şey bu umutmuş ve bir yerde elbet bir gün karşılaşırız diye düşünmüşüm. Ben şimdi hayatıma nasıl devam edeceğim?
Doktor devam etmeme müsaade etmedi:
— Bakın, yaşadığınız şeyler hiç kolay şeyler değil, bunun farkındayım. Şizofreni falan da değilsiniz. Gayet aklı başında, mantıklı bir insansınız ve ben o yüzden şu an bunları size anlatıyorum; hayatınızı bir harita olarak düşünün. Buraya kadar geldiğiniz noktada bu haritanın her alanı çizildi. Şimdi geriye dönüp yeniden bu haritayı çizmeniz mümkün değil. Ama bu kapıdan çıktığınızda haritanın geri kalan şeklini belirlemek sizin elinizde. Kalem sizin elinizde.
Doktorun tavsiyelerine aşırı sinirlenmiştim ve daha fazla devam etmesin diye sözünü kestim:
— Hocam, yaklaşık yirmi yılımı birisiyle karşılaşma umuduyla yaşadım ve o kişi öldü diyorum. Ne haritasından bahsediyorsunuz! Sizden tek bir ricam var. Hayatımın bir şekilde devam etmesi lazım. Çocuklarımı, eşimi bensiz bırakmamalıyım. O yüzden daha fazla anlatmayın. Bana etkili bir ilaç verin ve ben gideyim.
Doktor evli olduğumu öğrenince hiç şaşırmadı. Ayıplamadı da beni. Bu durum beni mutlu etmişti.
— Tamam, söz veriyorum size ilaç yazacağım. Kızacaksınız ama bunun için randevu almanız gerekiyor. Yarın gelin. Sadece randevunuz olsun. Kaçta gelirseniz gelin hemen reçetenizi vereceğim. Yeter ki randevunuz olsun.
Gözüm, doktorun masasındaki kül tablasına takıldı. Sigaranın külü uzadıkça uzamıştı. Masada duran şarjörü almamla ayağa kalkmam bir oldu. Artık bir şeyler söylemenin manası yoktu. Keşke hiç gelmeseydim buraya. Her şey bu kadar keskin kurallarla çevrili olamazdı. Doktorun akrabası falan olsam şimdiye çoktan ilacı yazmıştı. Doktorun ağzını dağıtmak istiyordum ama o da içimdeki yangını söndürmeyecekti.
“Peki, teşekkürler.” deyip odadan çıktım. Kapının önünde duran Selamet şarjörü elimde görünce irkildi. Usulca belimden silahı çıkarıp Selamet'e doğrulttum. Şarjörü taktım ve sürgüyü çektim. Bunları yaparken hiçbir şey hissetmiyordum. Selamet korkudan ellerini havaya kaldırmış, duvara yaslanmıştı.
“Benden korkmanıza gerek yok.” dedim silahı belime takarken. “Buyurun, geçebilirsiniz.” Selamet kedi gibi içeri sıvışıp kapıyı kapattı.
Arkamda ıstırap içinde kalmış bir televizyon, önümde uzadıkça uzayan hastane koridoru vardı.



Yorumlar